23 Ocak 2014 Perşembe

Sevgi Yolladım



         Yeni aldığım dergi ve kitapları koltuğumun üstüne yığıp sayfalarını hunharca çevirirken gözüm masaya atılmış kartpostallara takıldı. Hepsi de Annie'nin vakti olmadığı için benden postalamamı rica ettiği, Türkiye'nin farklı yerlerinden çeşitli manzaralarla bezenmiş güzel kartpostallardı. Neredeyse on beş kadar vardı ve on beş farklı adrese gitmeyi bekliyorlardı. Öyle kağıt parçası canım ne olacak dememek lazım gelirdi. Ne de olsa kartpostallar insanı özel hissettirirdi. Düşünsenize, arkadaşınız yurtdışında gezerken ta oralarda aklına siz geliyorsunuz. Sizin için özenle en güzel resmi seçiyor. En güzel yazısıyla kalbinden geçenleri sizinle paylaşıyor. Sadece sizinle paylaşıyor. Bir de üşenmeyip postalıyor. Ne kadar şanslısınız ki sizi bu kadar düşünen ve değer veren bir arkadaşınız var.
         Kartpostalları tek tek okuduğumda hayal kırıklığına uğradım. Neredeyse hepsinde aynı cümleler, aynı iyi dilekler, aynı sevgi sözcükleri vardı. Bazıları özenle yazılmıştı, ancak genelinde özensizlik ve acelecilik hakimdi. Birkaç karttan sonra cümlelere nefes aldırmadan noktayı vurduğu aşikardı. Annie'nin hepsini arka arkaya yazdığını ve buradan ayrılma vakti gelmeden yetiştirmeye çalıştığını biliyordum zaten. Belli ki bunu bir zorunluluk olarak görmüştü ve bu kartlar emin ellere ulaşmadan kendini huzurlu hissetmeyecekti. Ama neden? Neden böyle bir ihtiyaç duyuyordu? İçten içe ona kırılmıştım. Arkadaşlarını aldattığı için ona kırılmıştım. Böyle bir sorumluluğu bana vermiş olması içimi sıktı. Beni suç ortağı olarak bellemişti resmen. Hevesim kaçtı ve dergide kaldığım sayfaya geri döndüm. Düşünmeye değmezdi.
          Bir fotoğrafçıyla yapılan röportajda zamanı durdurmak veya zamanın akışıyla bütün olmak ile ilgili yorumlar vardı. Fotoğrafçı şöyle diyordu, "Çektiğim yüzler ve ben, sokakta karşılaşan, birbirinin yanından geçip giden ve kendi yollarına devam eden insanlar gibiyiz." Gözümün önünde el ele tutuşmuş neşeyle dönüp duran iki grup insan belirdi nedense. Ikisi de aynı yönlere dönüyorlardı ve sürekli birbirlerine teğet geçiyorlardı. Bunu hayal etmiş olmamı komik buldum ve kendime güldüm. Oysaki bu resim hepimizin içten içe istediği şeyleri yansıtıyordu. Elini tuttuğumuzda mutlu olacağımız, güven duyacağımız insanlar istiyorduk. Ancak o zaman daha neşeli ve eğlenceli olabilirdik. Bu insanlarla bir bütün olmak istiyorduk. Aynı yere bakmak istiyorduk. Çember oluşturmalıydık ve merkez noktada bizi birleştiren duygu ve düşüncelere odaklanmalıydık. Aynı şarkıyı tutturmalıydık ve aynı ahenkle dönmeliydik aynı yöne. Yorulur gibi olduğumuzda diğer gruba bakmak bizi sakinleştirirdi, kendimizi duruyor gibi görürdük. Aynı hızla aynı yöne giden iki farklı araç misali. Hayatı durdurup biraz dinlenmek ve sonradan "tamam devam edelim hayatçım" demek mümkün olmadığına göre en mantıklı çözüm bu olmalıydı. Fotoğrafçının yaptığı da sanırım buydu. Zamanı durdurmuyordu. Zamanın içinde akıyordu. Ancak duruyor gibi hissetmesini sağlayacak insanlara bakıyordu ve rahatlıyordu. 
          Annie'yi biraz anladığımı hissettim. Elini tuttuğu insanlara kendi grubunun şarkısını hatırlatıyordu. Eğer unutulursa diğer gruptakilerle yeri rahatlıkla doldurulabilirdi. Ait olmak istiyordu. Ve sahip olmak istiyordu. En önemlisi karşısındakini onun için özel hissettirerek sevgisini artırabileceğini düşünüyordu. Kafam biraz karışmıştı. Kandırıkçılık mıydı bu; yoksa sevgi, üstüne bu kadar düşünülmesini gerektirecek bir konu muydu? Kendimi kendime teğet geçiyormuş gibi hissettim. Bütün düşüncelerden sıyrıldım ve kendi eksenimde dönmeye karar verdim. Kendimi güneş sisteminin bir parçası olarak hayal edip yüzümü güneşe döndüm ve evrendeki her bir varlığa sevgi yollayıp uyudum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder