28 Aralık 2014 Pazar

MAVİDİR GÖKYÜZÜ




          Nefes al. Nefes ver. Koş. Çabuk. Daha hızlı koş. Seni geçiyorlar. Arkana bakma, düşersin. Sen kazanan olmalısın. Dünyaya kazanmak için geldin. Başarılarınla övün. Sen bitanesin. Daha hızlı koş, daha iyisi olmak için. Daha iyi oldukça daha hızlı koş. Bu hayat bir maraton vesselam. Hababam koştur dur. En iyisine ulaşacağının hayaliyle daha da hızlan. Mükemmele ancak bu şekilde ulaşabilirsin. Unutma dostum. Sakın unutma. Sen bu dünyaya kazanmak için geldin! Kaybedenler yalnızca altında ezilen küçük insanlardır. Bas ve geç. İşte mükemmellik orada bir yıldız gibi parlıyor. Ona ancak sen dokunabilirsin.
          Bu cümleyi okumaya başladığında elini bir yumruk gibi sıktığını hissediyorum. Gözlerini kısıp içine içine gülümsediğini görüyorum. Yapma canım insan, yapma güzel insan. Bırak o parmakların bir gevşesin. Bırak gözlerin huzurla ışıldasın, hırsla değil. O dişlerini öyle birbirine kenetleyip gıcırdatıp durma. Rahat bırak da çeneni bir güzel kahkaha patlatsın. Ne kadar yorgunsun. Aynaya bak, gözlerinin altı çökmüş mutsuzluktan. Omuzların düşmüş, yürürken yere bakmaktan. Zihninden düşünceler o kadar hızlı akıyor ki bırak düşüncelerini takip etmeyi, dış dünyadan bir habersin. Yorulmadın mı? Bıkmadın mı? Neden bu koşturmaca? Neden bu hırs? Neden hep daha fazlası? Elimizdekiler hiç yetmiyor bize. Antidepresanları şeker gibi yutar olduk. Her sabah kahvaltıdan sonra dedi doktor. Düşünmedik. Ne oluyor bilemedik. Hep bir telaş. Hep bir koşturmaca. Trafikten bıktık. Kalabalıktan bıktık. İkiyüzlü insanlardan bıktık. Sevmeyi de unuttuk iyi mi canım insan. Neden böyle olduk biz?
          Hadi kapa gözlerini. Yavaş ve derin bir nefes al. Nefesini izle zihninde. İçinde tut. Sahip olduğun herbir nefesin farkına var. Çok yavaşça bütün nefesini dışarıya ver. Ve bunu bir süre tekrarla. Sadece nefesinde kalmaya çalış. Yapman gerekenleri kısacık bir süreliğine olsa da rafa kaldır. Ama zorla düşünmemeye de çalışma. Sadece nefesinin akışına bırak kendini. Nefes alıyorum. Bu dünyada ben olarak varolduğum her an için şükrediyorum. Nefes veriyorum. Her şey çok yavaş. Her şey çok sakin. Her nefes verişimde farketmeden kastığım kaslarımın farkına varıyorum. Her nefes alışımda nefesim bu kasları okşuyor, öpüyor, rahat olmasını söylüyor. Nefes alıyorum. Nefes veriyorum. Çok yavaş. Çok sakin. Çok huzurlu. Gözlerimin etrafındaki tüm kasları serbest bırakıyorum. Şakaklarım... Kaşlarım... Çenem... Boynum... Omzum... Bütün yüklerimi verdiğim her nefesle dışarı atıyorum. Aldığım her nefes açık huzurlu bir mavi. Verdiğim her nefes gri bir toz yumağı. Aldığım her mavi bulutsu nefesi vücudumda dolaştırıyorum. Ve gri nefesi yavaşça bütün vücudumdan uzaklaştırıyorum. Zihnim, bedenim, tüm yükü sırtlanan omuzlarım, bedenimi taşıyan ayaklarım, bacak kaslarım... Hepsi huzurla sevgiyle sarıp sarmalanıyor. Gülümsüyorum. Ama kocaman gülümsüyorum. Çünkü kendimi ve hayatı çok seviyorum.
          Bana kızma. İki nefesle her şey çözüldü mü sanıyorsun deme. Eminim kendine göre çok elzem sorunların vardır. Ben seni anlayamam. Biliyorum. Ama hiç mavi bir gökyüzü oluşturdun mu bedeninde? Hiç izin verdin mi ruhuna kuşların cıvıldaşması için? Sürekli kapalı kara bir havayı kim sever ki?! Hangi güzellik, iyi bir haber, sağlık, sevgi, aşk; boğuk ve rutubetli bir havayı sever? Rutubet ve nemi bilirsin, nefes almak çok zordur. Bir tohumun yeşermesini güneş ve su olmadan nasıl bekleyebilirsin?  Belkide tohumda sandığın sorun, güneş ve suyun yoksunluğundandır. Ben seni anlayamam ama sen beni anladın. Biliyorum. Bilmek istiyorum.
           Hadi biraz yavaş yürü, bakına bakına. Seyirci kalma kendi hayatına. İçini gör, keşfet. Gökyüzüne bak uyanınca ilk iş, çünkü o sensin unutma. Daha iyisi, daha mükemmeli diye koşturup durduğun şeyler işte gökyüzündeki yıldızlar. Zaten sahip olduğun bir şeye bu sonsuz koşturma niye? 

23 Ocak 2014 Perşembe

Sevgi Yolladım



         Yeni aldığım dergi ve kitapları koltuğumun üstüne yığıp sayfalarını hunharca çevirirken gözüm masaya atılmış kartpostallara takıldı. Hepsi de Annie'nin vakti olmadığı için benden postalamamı rica ettiği, Türkiye'nin farklı yerlerinden çeşitli manzaralarla bezenmiş güzel kartpostallardı. Neredeyse on beş kadar vardı ve on beş farklı adrese gitmeyi bekliyorlardı. Öyle kağıt parçası canım ne olacak dememek lazım gelirdi. Ne de olsa kartpostallar insanı özel hissettirirdi. Düşünsenize, arkadaşınız yurtdışında gezerken ta oralarda aklına siz geliyorsunuz. Sizin için özenle en güzel resmi seçiyor. En güzel yazısıyla kalbinden geçenleri sizinle paylaşıyor. Sadece sizinle paylaşıyor. Bir de üşenmeyip postalıyor. Ne kadar şanslısınız ki sizi bu kadar düşünen ve değer veren bir arkadaşınız var.
         Kartpostalları tek tek okuduğumda hayal kırıklığına uğradım. Neredeyse hepsinde aynı cümleler, aynı iyi dilekler, aynı sevgi sözcükleri vardı. Bazıları özenle yazılmıştı, ancak genelinde özensizlik ve acelecilik hakimdi. Birkaç karttan sonra cümlelere nefes aldırmadan noktayı vurduğu aşikardı. Annie'nin hepsini arka arkaya yazdığını ve buradan ayrılma vakti gelmeden yetiştirmeye çalıştığını biliyordum zaten. Belli ki bunu bir zorunluluk olarak görmüştü ve bu kartlar emin ellere ulaşmadan kendini huzurlu hissetmeyecekti. Ama neden? Neden böyle bir ihtiyaç duyuyordu? İçten içe ona kırılmıştım. Arkadaşlarını aldattığı için ona kırılmıştım. Böyle bir sorumluluğu bana vermiş olması içimi sıktı. Beni suç ortağı olarak bellemişti resmen. Hevesim kaçtı ve dergide kaldığım sayfaya geri döndüm. Düşünmeye değmezdi.
          Bir fotoğrafçıyla yapılan röportajda zamanı durdurmak veya zamanın akışıyla bütün olmak ile ilgili yorumlar vardı. Fotoğrafçı şöyle diyordu, "Çektiğim yüzler ve ben, sokakta karşılaşan, birbirinin yanından geçip giden ve kendi yollarına devam eden insanlar gibiyiz." Gözümün önünde el ele tutuşmuş neşeyle dönüp duran iki grup insan belirdi nedense. Ikisi de aynı yönlere dönüyorlardı ve sürekli birbirlerine teğet geçiyorlardı. Bunu hayal etmiş olmamı komik buldum ve kendime güldüm. Oysaki bu resim hepimizin içten içe istediği şeyleri yansıtıyordu. Elini tuttuğumuzda mutlu olacağımız, güven duyacağımız insanlar istiyorduk. Ancak o zaman daha neşeli ve eğlenceli olabilirdik. Bu insanlarla bir bütün olmak istiyorduk. Aynı yere bakmak istiyorduk. Çember oluşturmalıydık ve merkez noktada bizi birleştiren duygu ve düşüncelere odaklanmalıydık. Aynı şarkıyı tutturmalıydık ve aynı ahenkle dönmeliydik aynı yöne. Yorulur gibi olduğumuzda diğer gruba bakmak bizi sakinleştirirdi, kendimizi duruyor gibi görürdük. Aynı hızla aynı yöne giden iki farklı araç misali. Hayatı durdurup biraz dinlenmek ve sonradan "tamam devam edelim hayatçım" demek mümkün olmadığına göre en mantıklı çözüm bu olmalıydı. Fotoğrafçının yaptığı da sanırım buydu. Zamanı durdurmuyordu. Zamanın içinde akıyordu. Ancak duruyor gibi hissetmesini sağlayacak insanlara bakıyordu ve rahatlıyordu. 
          Annie'yi biraz anladığımı hissettim. Elini tuttuğu insanlara kendi grubunun şarkısını hatırlatıyordu. Eğer unutulursa diğer gruptakilerle yeri rahatlıkla doldurulabilirdi. Ait olmak istiyordu. Ve sahip olmak istiyordu. En önemlisi karşısındakini onun için özel hissettirerek sevgisini artırabileceğini düşünüyordu. Kafam biraz karışmıştı. Kandırıkçılık mıydı bu; yoksa sevgi, üstüne bu kadar düşünülmesini gerektirecek bir konu muydu? Kendimi kendime teğet geçiyormuş gibi hissettim. Bütün düşüncelerden sıyrıldım ve kendi eksenimde dönmeye karar verdim. Kendimi güneş sisteminin bir parçası olarak hayal edip yüzümü güneşe döndüm ve evrendeki her bir varlığa sevgi yollayıp uyudum.